“Muzaffer ve Muz” öyküsünün Broadway’e uzanan yolculuğu

RGB ekranlarında yayınlanan “HaberVesaire’de Bu Sabah” programına katılan Yazar ve Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Yalçın Tosun, “Selected Shorts” kapsamında Broadway’de sahnelenen “Muzaffer ve Muz” adlı hikâyesinin yolculuğunu anlattı.

Muzaffer ve Muz‘un Broadway’e taşınma süreci 2017’de Amerikalı bir yayıncının, Yalçın Tosun’un ikinci kitabı Peruk Gibi Hüzünlü‘den bazı hikâyeleri çevirmek istemesiyle başlıyor. Yayıncı, Tosun’dan çevirdiği bazı hikâyeleri yayımlanması için kimi dergilere yollamak amacıyla izin alıyor. Böylece Muzaffer ve Muz, 2017’nin sonunda, dünyanın birçok ülkesinden hikâyecileri buluşturan Words Without Borders adlı dergide yayımlanıyor. “Ben Muzaffer ve Muz‘un hikayesi orada bitti sanarken, geçtiğimiz aylarda bir haber aldım. Benim öyküm, başka yazarların üç öyküsüyle beraber Broadway’de bir okuma tiyatrosunda seslendirilip sergilenecekti” diyor yazar. Tosun izin verdikten sonra hikâyesi, Selected Shorts (Seçilmiş Kısa Öyküler) adlı, yılda bir kez yapılan ve podcast, canlı radyolarda yayınlanan bir gecede sergileniyor. Bu gecede, yıl içinde yayımlanan binlerce öyküden yalnızca dördü seçiliyor ve okuma tiyatrosu halinde sahneleniyor.

Seslendirmeyi Succsession adlı dizide de oynayan Arian Moayed yapıyor. Tosun, “Hollywood ünlüleri edebiyat ve tiyatro ile bağlarını hiç kopartmak istemiyorlar. Ne kadar ünlü olurlarsa olsunlar, böyle edebiyat gecelerine heyecanla geliyorlar. Çünkü edebiyatın gücü, sinemanın da gücünün büyük bir parçasını oluşturuyor” diye değerlendiriyor bu durumu.

“Amerika, yazarların daha çok kıymetinin bilindiği bir ülke” diyor Dr. Tosun. Daha önce Türkiye’de de birkaç kez öyküleri kısa film yapılmak istense de, yazarların sinema ve tiyatro açısından değerinin Amerika’da daha çok bilindiğini düşünüyor. “Dünyanın neresinden olursanız olun, İngilizce’ye çevirilmiş öykünüzle böyle bir gece ve ortamda yer almak, edebiyatı kutlamanın bir yolu.”

Yalçın Tosun, çeviri yapılırken oluşan değişiklikleri ise şöyle tanımlıyor. “Çeviride kaybolan hep vardır. Aksi mümkün değil.” Tosun’a göre, dil ve hikaye ne kadar yerelse, çeviri de o kadar zorlaşıyor. Ama bunu göze almak gerektiğini belirtiyor. “Çeviriye izin vermek, hikayeyi başka bir ele emanet etmek.” Önemli olanın çevirilen dilde okuyucuda aynı etkiyi bırakması olduğunu ifade eden Tosun,  böylece hikayenin evrensel olduğunu söylüyor.

Bir fikir ve sanat eserleri hukukçusu olan Yalçın Tosun, uyarlama ve esinlenmenin çok karıştırıldığını belirtiyor. “Bir eseri yaratan kişiden izin alarak, başka bir forma dönüştürmek uyarlamadır. Ama bu dönüştürme, eserin özüne müdahale etmeden olmalıdır. Esinlenmede ise izin almak gerekmez, çünkü hepimiz birçok eserden esinleniyoruz. Onun özünü veya temel unsurlarını alıp yeni eserler yaratmıyoruz.” Daha önce kendi hikayelerinin kısa filmleri için bazı şartlar koştuğunu anlatıyor. Mesela senaryoya izin verme hakkı, senaryo yazıldıktan sonra okuyor ve onay veriyor. “Bu senaryonun öykümle  alakası var mı, yoksa bambaşka bir şeye mi dönüşmüş” diye incelediğini anlatıyor Tosun. Örnek olarak da, daha önce ‘Muzaffer ve Muz’ hikayesini kısa film yapmak isteyen bir yönetmenin başroldeki iki ergen erkek karakterden birini kız yapmak istediğini anlatıyor. “Bu duruma tabii ki izin vermedim. Çünkü tüm hikâye değişiyor. Bu, uyarlamanın sınırını aşıyor.”

Türkiye’de ki telif hakları yasasıyla ilgili olarak, “1952 tarihli bir yasamız var. Yapıldığı zaman için muntazam bir yasa, zamanın ötesinde. Ama zamanla çok değişiklik oldu. Çünkü telif hukuku dediğimiz, asıl adı fikir ve sanat eserleri hukuku olan, alan teknolojik gelişmelere çok açık. Hukuk zamanla toplumun gerisinde kalabilir. Toplum ilerledikçe, hukuk kendini reforme etmelidir.” diyor, fikir ve sanat eserleri kanununun genel hatlarıyla sanatçıların, yapımcıların ve yayıncıların haklarının temel korumasında yeterli olduğunu ekliyor.

Yalçın Tosun, 2000’lerin başından beri var olan korsan paylaşım siteleri ile ilgili, zamanında tüm dünyada yasal önlemler alındığını belirtiyor. Fakat uzun vadede, müziğin ve sinemanın seyrinin değiştiğini vurguluyor. “Artık internette yeni mecralar doğdu. Yapımcı ve yayıncılar korsanla başa çıkamayınca internet üzerinden eser sunmaya başladılar. Itunes, Spotify, Netflix gibi mecralar değer kazandı. Artık kimse CD veya DVD almıyor.” Müzik ve sinema sektörü batıyor derken, sektör dijitale evrimleşti diye açıklıyor değişikliği. “Dijital yönetim diye adlandırılan bir alan çıktı. O alanda da hukuki açıklar var.  Fakat dijitalleşme ile ilgili yeni kanunlar çıktı ve çıkıyor. Hukuk her zaman hızlı koşmak zorunda.”

Yakın zamanda sıkça söz edilen Organize İşler: Sazan Sarmalı filminin sinema ile aynı anda Netflix’te yayınlanmasıyla ilgili, “Filmlerin maliyeti oldukça yüksek, bu yüzden film çekilmeden önce bir finansman bulur. Finansmanla yapılan sözleşmeyle beraber, filmin işletim yolları baştan satılabilir. Mesela filmin gösterileceği kanallar, dijital mecralar belirlenir. Organize İşler filmi için tam olarak şartları bilmesek de, sinema tutkunu olmayan çoğu kişinin filmi evinde Netflix’ten izleyeme ihtimali yüksek.  Bu neddenle maddi bir kayıp yaşanmıştır. Sözleşme şartlarına uymayan taraf, tazminat gibi hukuki cezasını çekecektir.” diyor.

Bir hukukçu olmasının hikayelerine katkısını da şöyle ekliyor Dr. Yalçın Tosun, “Çok klasik bir hukukçu değilim. Sadece karakterlerime eşit mesafede durmaya çalışıyorum. Aksi halde, dengeyi sağlayamam ve metin zarar görür.”

Şiir, senaryo ve şarkı sözü de yazan Yalçın Tosun’un yakın zamanda çıkacak bir şiir kitabı, yine yakın zamanda duyulacak şarkı sözleri var. Ayrıca, beşinci öykü kitabını da çıkartmaya hazırlanıyor.

Momo: Medya eliyle körüklenen panik

Bilgi Medya Bölüm Başkanı Dr. Esra Ercan Bilgiç’e göre, WhatsApp ve Youtube üzerinden yayıldığı iddia edilen “Momo” figürünün çocuklarda depresyona ve intihar eğilimine neden olduğu iddiaları doğruyu yansıtmıyor.

Momo’nun çocuklarda depresyon, kaygı bozukluğu, davranış sorunları ve suça eğilime neden olduğuna dair tek bir vaka bile olmadığını dile getiren Bilgiç, yaşanan şeyin “medya eliyle körüklenen bir panik” olduğu görüşünde. Buna rağmen YouTube’un çocuklara göre bir yer olmadığını söyleyen akademisyen, anne babaların, “çocukların Youtube ile ilişkisinin ne olduğunu sorgulamalarını” ve “günümüz medya ortamını daha yakından tanıyıp, doğru ile yanlışı ayırmalarında çocuklara yardımcı olmalarını” öneriyor.

Bilgi Medya RGB ekranında dün yayınlanan “HaberVesaire’de Bu Sabah” programına katılan Esra Ersan Bilgiç, tüm dünyada paniğe neden olan “Momo” figürü hakkında HaberVs editörlerinin sorularını yanıtladı. Bilgiç şunları söyledi:

Temmuz 2018’de yayınladığı haberle, Momo kaynaklı paniğe katkıda bulunan ciddi yayın kuruluşları arasında BBC de yer almıştı. Kurum, geçtiğimiz günlerde yayınlanan haberleriyle, “momo” konusunda nasıl hataya düştüğünü açıkladı.

“Konuyu medya çalışmaları perspektifinden değerlendirdiğimizde bir “ahlakî panik” yaşandığını görüyoruz. Bu 1971’de Sosyolog Stanley Cohen tarafından geliştirilen bir teori. Buna göre bir figür, zaman zaman toplumun ortak değerlerini tehdit eden fenomen olarak gösterilebiliyor. Medya varlığı bile tartışmalı bu figürü alıp büyütmeye başlıyor. Var olmayan bir şey, kamuya bir tehlikeymiş gibi sunuluyor. Medya eliyle körüklenen bir paniğe tanık oluyoruz. Çok güvenilir olduğunu düşündüğümüz kurumların bile bu yanılgıya düştüğünü ve yanlış haberler yaptığını görüyoruz.

“Bu daha önce Mavi Balina oyununda da karşımıza çıktı. Rusya’da, bu oyunun, gençleri intihara sürüklediği yönünde bir haber yayınlandı. Haber bir buçuk milyon kez okundu. Bu haber zaten “tıklanması”, rayting alması için yapılmış bir haberdi. 130 çocuğun ölümünün Mavi Balina ile ilişkilendirildiği yönünde bir haberdi ancak bu bilgi hiç zaman kanıtlanamadı. Şimdi Momo’da aynı şeyi görüyoruz.

“Anne babalara şunu söyleyelim: Momo ile ilişkilendirilmiş bir intihar vakası yok! Bu haberlerin gerçekliğini sorgulamalıyız. Hükûmetler, akademisyenler konuya sonradan dahil oldular ve çok ciddi araştırmalar yapılıyor. Sağduyuyla yapılan araştırmalarda görüldü ki, Mavi Balina’yla ya da Momo’yla ilişkilendirilebilecek gerçek bir intihar vakası yok.

“Örneğin İngiltere ve Meksika hükûmetleri, ailelere ulaşarak uyardı, afişler yayınladı. Ancak bu uyarılarla da ilgili kınama aldılar. ‘Doğruluğu kesinleşmeyen bir konuda neden halkı paniğe sevk edecek şekilde uyarı yayınladınız’ diye.”

Korkutarak tıklatmak

“Bir safsata üzerinden bir panik havası yaratıldı. Bu panik havasından yararlanmak isteyen kötü niyetli fırsatçılar bunu sömürmeye başladılar. Çünkü YouTube mekanizmaları buna fırsat veriyor. Çünkü sahte haberler para ediyor. Daha çok ilgi çekmek için insanların temel duygularına hitap ediyor. ‘Korku’ bu duygulardan biridir. Anne babaları çocukları üzerinden korkutarak bir ilgi çekeceğinizin garantisi var. Korkutursanız tıklanır. Bu “tıklanmayı” sağlamak için üretilmiş pek çok içerikle karşı karşıyayız. Biz o “korkutan” haberleri tıkladığımızda birileri para kazanıyor.

YouTube, doğrudan Momo’yla ilgili bir içeriği bulunmadığını resmi olarak açıklamıştı. “Bu tür içeriklere rastlarsak zaten yayınlanması izin vermeyeceğiz” demişti.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın geçen hafta yayınladığı uyarı.

“Örneğin İngiltere ve Meksika hükûmetleri, ailelere ulaşarak uyardı, afişler yayınladı. Ancak bu uyarılarla da ilgili kınama aldılar. ‘Doğruluğu kesinleşmeyen bir konuda neden halkı panik edecek şekilde uyarı yayınladınız’ diye.

“Bizim asıl sorgulamamız gereken çocuklarımızın Youtube ile ilişkisinin ne olduğu. Ben hep şunu söylüyorum: YouTube çocuklara göre bir yer değil. İkincisi, biz anne babalar olarak sağduyulu davranıp günümüz medya ortamını daha iyi anlamaya çalışmalıyız. Günümüz medya mekanizması ‘izlendikçe, tıklandıkça artan gelir‘ üzerine kurulu.

“Biz medya ile nasıl manipülasyon yapılabiliceğini her fırsatta anlatıyoruz, derslerimizde anlatıyoruz. Ancak bir de anne babaların “medya okur yazarlığı” meselesi var. Yani sahteyle gerçek olanı ayırt edebilme meselesi.

Dijital dünyada çocuk 

Çocuklar, geçmişle kıyaslandığında sokakta oynama imkânından mahrumlar ve evde daha fazla zaman geçiriyor. Evde daha fazla zaman geçirdikleri için de dijital medya hayatlarına daha çok giriyor. ‘Çocuk kullansın, dijital medyayı öğrdensin, dünyaya uyum sağlasın’ düşüncesi doğru değil. Bir takım altı kurallar var:

Üç yaşın altındaki çocuklara televizyon önerilmiyor; mümkün olduğunca gerçek hayatla haşır neşir olmalı
– Altı yaşından önce oyun konsolu gibi şeylerle muhatap olmamalı, örneğin tabletten oyun oynamamalı
Dokuz yaşından önce çevrimiçi medyalara erişimi olmamalı, google’a, YouTube’a tek başına girmemeli
12 yaşından önce kendi sosyal medya hesapları olmamalı

Çevrimiçi medyanın aslında beraberinde getirdiği birçok riski var. Bunlardan biri karşılaşılan içerikle ilgili riskler. Pornografik içerikler, şiddet görselleri ya da ‘momo’ örneğindeki gibi korkutucu içerikler.. Bu içerik risklerinin farkında olup çocuklara bunu anlatabilmek önemli. Onları yanlız bırakmamamız gerekiyor.

İkincisi ise ‘temas’ riski: Kötü niyetli kişiler doğrudan çocuklarla iletişime geçebiliyor ve bu daha önemli bir mesele. Siber zorbalık diye de bir mesele var.

Başka birçok risk konusu. Söylemek istediğim ‘çocuklarımızı sürekli gözleyelim’ değil ama bir takım kurallar koymalıyız.

‘Yenikapı sikkelerinin satılması mümkün değil’

Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi RGB ekranında yayınlanan “HaberVesaire’de Bu Sabah” programına katılan ve Türkiye’de kültürel mirasının korunması konusunda konuşan İstanbul Arkeoloji Müzesi uzmanlarından Gülbahar Baran Çelik, Hürriyet gazetesinde geçtiğimiz hafta yayınlanan “Yenikapı sikkeleri internette satılık” başlıklı haberi yalanladı.

İstanbul Yenikapı’da Marmaray ve İstanbul Metrosu alt yapı çalışmaları sırasında kültür varlıklarına raslanması nedeniyle 2004 yılında başlatılan bilimsel kurtarma kazıları, İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında yürütülmüştü. 2013’e kadar yer yer devam eden kazılar, 4. yüzyıla tarihlenen Theodosius Limanı ve 37 antik gemi kalıntısının yanı sıra, 8 bin 500 yıl öncesine (Neolitik dönem) uzanan ve kent tarihinin yeniden ele alınmasına neden olan keşiflere imkân sağlamıştı.

Hürriyet‘te 24 Şubat’ta Ömer Erbil imzasıyla yayınlanan “Yenikapı sikkeleri internette satılık” başlıklı haberde, Yenikapı kazılarında çıkarıldığı iddia edilen sikkelerin, defineci borsasında internette satıldığı iddia ediliyordu. Haberde bu iddiaya kaynak olarak, Hürriyet’ten önce bu haberi yayınlayan Arkeofili internet sitesi muhabirleri gösteriliyordu. Buna göre Arkeofili muhabirleri,  sosyal medya platformlarındaki defineci gruplarına üye olmuş ve arkeolojik eserleri satmak için ilan veren definecilerle konuşmuştu.

Gülbahar Baran Çelik, HaberVs editörlerinin “Basının da kültür mirasının korunmasında önemli bir işlevi var. Ama sanırım bu konuda da epey sorunluyuz. Hafta sonu Hürriyet gazetesinde ‘Yenikapı sikkeleri internette satılık’ başlıklı bir haber yayınlandı. Kast edilen, Marmaray istasyonu sırasında yapılan arkeolojik kazılar. Bu sikkeler gerçekten bu kazıda ulaşılan buluntular olabilir mi?” sorusunu şöyle yanıtladı:

“Böyle bir şey mümkün değil. O kazılarda çalışmış bir uzman olarak, o kazıların önemli bir otokontrolle yürütüldüğünü çok iyi biliyorum. Basının, kültür mirasının korunmasında çok önemli bir yeri var. Ama bu haberle değil elbette. Kültür mirasını koruyan kurumların bu şekilde yıpratılarak, toplumun onlara güveni sarsıldığı sürece o kurumları çok değerli kılamıyorz. Oysa Kültür Bakanlığı’na bağlı ve kültür mirasının korunmasıyla görevli kurumlar çok değerli bir noktada. Bu kurumların böyle bir haberle yıpratılması hiç hoş değil, ayrıca haberin doğru olması da mümkün değil.

“Son dönemlerde görüyorsunuz, çok sayıda defineci her yerde dolaşıyor ve bir çok kaçak eser geliyor. Bunların yüzde 90’ı da maden eser. Bu kadar eserin nasıl bulunduğu çok net. Çünkü dedektörlerle yapılan aramalarda bir çok maden eser, sikke ortaya çıkartılıyor ve yerinden koparılarak çok büyük bir tahribat gerçekleştiriliyor. Ama kurumlar kendi işlerini yapmak için çabalıyor. Özellikle Kültür Bakanlığı’nın kurumları, İstanbul Arkeoloji Müzeleri gibi bir müze, Yenikapı’da [Marmaray ve İstanbul Metrosu kurtarma kazılarında] çok önemli çalışmalar yaptı. Oradaki kültür mirasını kendi toplumuna tanıtmak için çok çabaladı ve büyük oranda da başarılı oldu. Bu haber bizim açımızdan çok üzücü. Korumayla alakası olmadığı gibi zarar verici bir haber.”

‘Hava kirliliği verileri şeffaf değil’

RGB ekranında HaberVesaire’yle Bu Sabah programına konuk olan Temiz Hava Platformu ve Türk Nöroloji Derneği üyesi Doç. Dr. Semih Ayta‘ya göre, Türkiye’de zaten Avrupa’nın çok üzerinde seyreden hava kirliliği değerleri zaman zaman kamuoyundan gizlenebiliyor.

Canlı yayında HaberVs muhabirlerinin sorularını yanıtlayan Semih Ayta, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı “hava kalite izleme istasyonları” vasıtıyla ölçülen ve havaizleme.gov.tr adresinden takip edilebilen ölçümler, yoğun bir kirlilik tespit ettiğinde erişime kapatılıyor. Ayta’ya göre ne halk ne de bilim adamları kirlilik değerlerinin arttığı kimi dönemlerde verileri göremiyor. Ayta ölçüm istasyonu sayıca yeterli olduğunu ancak  istasyonların kurulacağı yerlerle ilgili de daha ciddi modellemeler yapılması gerektiğini de ifade ediyor.

Hava kirliliği değerleri, PM 10 ve PM 2,5 olarak ifade edilen partikül maddelerin ölçülmesiyle hesaplanıyor. Civa, kurşun, kadmiyum gibi ağır metaller ile kanserojenik kimyasalları bünyelerinde bulundurabilen bu partiküllerin havadaki varlığı insan sağlığını doğrudan etkiliyor. Özellikle bir saç telinin 30’da biri büyüklüğündeki PM 2,5 akciğer dokularından kolaylıkla geçip birçok dokuda enflamasyona neden olup solup sisteminin yanı sıra, kalp damar sistemini, beyini etkiliyor. Türkiye’de PM 10 düzenli olarak ölçülmesine rağmen PM 2,5 sadece pilot istasyonlarda ölçümleniyor.

Hava temizliğinin “kabul edilebilir kalitede” olması için, içinde bulunan havada bulunan PM 10 ve PM 2,5 seviyesi için belirlenmiş uluslararası limitler mevcut. Semih Ayta’ya göre Türkiye’nin kabul ettiği PM 10 ve PM 2,5 limitleri, Dünya Sağlık Örgütü’nün belirlediği limitlerin yaklaşık altı katı. Dünya Sağlık Örgütü’nün limitleri Türkiye’ye uyarlandığında ise ülkede “kabul edilebilir kalitede” havaya sahip tek kent Çankırı.

2017’de Türkiye’de 30 bin kişi hava kirliliğinin doğrudan ya da dolaylı etkisiyle hayatını kaybetti. Semih Ayta dünyada hava kirliliği nedeniyle 9 milyon kişinin ölmesi abartılı gibi durduğunu ama bunun gerçek bir sayı olduğunu belirtiyor.

Solunum sistemini doğrudan etkileyen hava kirliliği inme, kalp krizi gibi rahatsızlık olasılıklarını da arttırıyor. Anne karnından başlayarak çocuk gelişimini de etkide bulunuyor.

Geçtiğimiz aylarda İngiltere’de yapılan bir araştırmada, sigara kullanmayan gebe kadınların plasentalarında (hamilelik boyunca anne ile bebek arasındaki besin alışverişini sağlayan, doğumdan hemen sonra vücut dışına atılan geçici organ) havadaki zehirli parçacıklara ulaşılmıştı. Semih Ayta’ya göre hava kirliliği erken doğum, düşük gibi sonuçlara yol açabildiği gibi çocuklarda doğumdan sonra da dikkat eksikliği gibi zihinsel sorunlara da neden olabiliyor.

 

 

‘Satranç zekilerin sporu değil’

Fide Ustası (Dünya Satranç Federasyonu’nun “usta adayı” ile “uluslararası usta” arasındaki oyunculara verdiği ünvan) ve eski milli oyuncu Selim Çıtak, iki yılda bir yapılan ve geçtiğimiz hafta sona eden Dünya Satranç Şampiyonası’nın ardından HaberVesaire’nin konuğu oldu; şampiyonayı ve Türkiye’de satrancı yorumladı.

12 karşılaşmanın berabere sonuçlandığı Magnus Carlsen (soldaki) ve Fabiano Caruana finali 20 gün sürdü (Fotoğraf: bluewin.ch)

Mevcut şampiyon Norveçli Magnus Carlsen‘in ünvanını koruduğu finalin 12 oyununun da berabere sonuçlandığı için tarihe geçtiğini belirten Selim Çıtak, hızlandırılmış oyuna (tiebreak) geçilmesiyle hataların ortaya çıtığını ve sonucu belirlediğini düşünüyor. Bu son bölümde yetenek ve çabuk düşünmenin ön plana çıktığını söyleyen Çıtak, Carlsen’in rakibi Fabiano Caruana’ya göre daha yetenekli olduğunun da hızlı oyunda görünür olduğunu belirtiyor.

“Fisher satranca popülarite ve para getirdi”

Bobby Fischer        Fotoğraf: Wikipedia

ABD’nin yetiştirdiği tek dünya şampiyonu olan Bobby Fischer’le ilgili de “O dönemlerde satranç tamamen Sovyetler hegemonyasındaydı. Ancak Soğuk Savaş döneminde bir Amerikalı çıktı ve Sovyetleri yenmeye başladı. Bu sayede satranca popülarite getirdi ve maddi kazançlar da çok üst düzeylere çıktı” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de satranç

Türkiye’nin en çok lisanslı sporcuya sahip branşlarından olan satrancın şu an içinde bulunduğu durumu “umut verici” olarak niteleyen Çıtak, “şu an çok olumlu bir tablo var ama daha somut adımlar atılmalı. Okullarda seçmeli ders olarak verilmesi de çocukların gelişimi ve satrançla tanışması adına çok önemli bir hamle” şeklinde konuştu.

Satrancın sadece zekâ oyunu olduğu algısıyla ilgili de görüşlerini paylaşan Çıtak, bu oyunun sadece zekâ seviyesi üst düzeyde olan insanlara değil, herkese uygun bir spor olduğunu ancak üst düzey zekânın avantaj olduğunu düşünüyor.

İşsizliğin son yıllarda yükseldiği Türkiye’de satrancın okul müfredatlarına girdiğini ancak nitelikli öğretmen açığının olduğunu da sözlerine ekleyen Çıtak, bu branşta kadro açığının bulunduğunu ve önemli bir iş kapısı açtığını vurguladı.

‘Sarı Yelekliler’den siyasi hareket çıkmaz ama bu patlama toplumu dönüştürür’

Kasım ayının ikinci yarısından itibaren Fransa’da başlayan ve dünya gündemini meşgul eden Sarı Yelekliler hareketi konusunda, İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Emre Gönen, RGB ekranında HaberVs’nin konuğuydu.

Emre Gönen her sosyal patlama gibi Sarı Yelekliler hareketinin de kimse tarafından öngörülemediğini ve halihazırda kimsenin de ne yapacağı konusunda fikri olmadığını söylüyor. Başlangıçta bir sivil protesto olarak parlayıp söneceği ve hükümetle uzlaşacağı düşünülürken, aksine artarak devam ettiğine vurgu yapan Gönen, bunun birikmiş bir öfke patlaması olarak da görülebileceğini dile getiriyor.

Emre Gönen’e göre Fransa’daki alt orta sınıfın elde ettiği zenginliği kaybetme ve gelecek kaygısı üzerine şekillenen hareketin bir siyasi harekete dönüşme şansı çok fazla yok. Ancak tıpkı 1968’de olduğu gibi toplumda ciddi bir takım değişim ve dönüşümlere yol açma olasılığı çok yüksek.

Duygularımızla oynayan ‘Black Friday’

Amerika Birleşik Devletleri’nde Şükran Günü’nden bir sonraki cuma günü düzenlenen “Black Friday”(Kara Cuma), büyük indirimlerle adeta çılgınlık boyutlarına varmış bir alışveriş günü. ABD’de 1932’den beri yapılan Black Friday kampanyaları son 7-8 yıldır Türkiye’ye de yansıdı. Ancak “Kara Cuma” olarak Türkçeleştirilen günün, adından başlayarak indirim oranlarına kadar üzerinde bir çok tartışma gerçekleşiyor.

Cumanın müslümanlar için kutsal sayılan bir gün olması ve bu günü “Kara Cuma” olarak adlandırılması muhafazakar kesimin en büyük eleştirisi. Bu nedenle mağazalar Black Friday kampanyalarını “Efsane Cuma”, “Süper Cuma” gibi başlıklarla yürütüyor.

Bu güne yönelik bir başka eleştiri ise aslında ürünlerde söylendiği kadar indirim yapılmadığı, önceden artırılan fiyatlarla tüketicinin kaldırıldığı iddiaları. Tabii bir de gereksiz tüketimi özendirdiği, insanların tasarruf etmesini engellediği, borçlarını artırdığı gibi eleştiriler mevcut.

1961’de ABD’de yaşanan büyük yoğunluk nedeniyle trafik kazaları ve ölümlere yol açan ve o tarihten beri “Black Friday” olarak adlandırılan bu küresel tüketim gününü İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Araştırma Görevlisi Dr. Ayşe Bengi Özçelik‘le konuştuk.

 

‘İstanbul Havalimanı ihtiyaç nedeniyle değil, ihtiyaç yaratmak için inşa edildi’

İnşa edildiği bölge, büyüklüğü ve son olarak da ismi nedeniyle uzun süredir tartışma konusun olan İstanbul Havalimanı‘nın açılışı 29 Ekim’de gerçekleşti. Önceden planlandığı gibi Atatürk Havalimanı’nın 29 Ekim’e kadar yeni havalimanına taşınması ve bu tarihten sonra da uçuşların tamamen yeni havalimanından gerçekleştirilmesi mümkün olmadı. Küçük bir bölümü açılan havalimanından uçuşlar başladı ancak Atatürk Havalimanı’ndaki trafiğin bütünüyle buraya kaydırılması epey zaman alacak gibi görünüyor.

Yılda 65 milyon yolcu ağırlayan Atatürk Havalimanı, yolcu kapasitesinin tamamını kullanıyor. Sabiha Gökçen Havalimanı’nın bu yıl taşıdığı yolcu sayısı ise 35 milyon civarında. Ancak Sabiha Gökçen’e yapılan ek yatırımlarla kapasitesi 41 milyona, yapılacak ek pist ile önümüzdeki yıllarda 63 milyona yükseltiliyor. Bir başka deyişle İstanbul, iki havalimanıyla halihazırda 100, çok yakın bir gelecekte ise 130 milyon civarında bir yolcu kapasitesine sahip oluyor. Bunun yanında Atatürk Havalimanı için önceden planlanmış kapasite artırma projelerinden, üçüncü havalimanına karar verildiği 2012’de vazgeçildiğini de hatırlatalım.

Hizmete açılan İstanbul Havalimanı ise başlangıçta 90, tamamlandığında 150 milyon yolcu kapasitesine ulaşacak ve bu projeyle birlikte istanbul’un toplam yolcu kapasitesi 280 milyona ulaşacak. Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi (BETAM) tarafından Haziran 2013’te yayınlanan bir araştırma raporunda yer alan projeksiyonlara göre Türkiye’nin iyimser büyüme senaryosuyla İstanbul’daki toplam yolcu sayısı 2030’da 150 milyona ulaşıyor, 2043’te ise 200 milyon kişinin üzerine çıkıyor. Yani 280 milyon yolcu için en az 50 yıl gerekiyor. Ortaya çıkacak bu kapasite fazlalığı ve yeni havalimanının maliyetinin karşılanması zorunluluğu nedeniyle Atatürk Havalimanı kapatılıyor.

Yeni proje, finansmanı özel sektöre ait “Kamu Özel İşbirliği” modeliyle yapılsa da maliyetinin büyük bölümü havalimanını kullanan ve kullanmayan vatandaşlar tarafından ödenecek. Bu maliyetler içinde en önemlisi de elbette İstanbul’un ekosistemine vereceği zararlar. Uzmanlara göre yeni gelişen mega kentlerde örneği çokça görülen bir “Aerotropolis”in İstanbul’un hemen yanıbaşında, yeni havalimanının çevresinde oluşması kaçınılmaz.

İstanbul Hıavalimanı’nın ihale sürecinden başlayarak, inşaat sırasında ortaya çıkan ekolojik fatura ve önümüzdeki dönemde İstanbul’da yaratabileceği sorunları İstanbul Kent Savunması Üyesi ve Araştırmacı Cihan Uzunçarşılı Baysal‘la konuştuk.

Havalimanlarının kentin ihtiyaçlarına göre planlandığını belirten Uzunçarşılı Baysal, ihtiyaca yönelik değil bir “çekim merkezi” olarak inşa edilen İstanbul Havalimanı’nın kent planlama sürecni de ters düz ettiğini dile getiriyor.

İstanbul’un papağanları nereden geliyor nasıl yaşıyor?

Son bir kaç yıldır İstanbul’un parkları ve bahçeleri Afrika’dan gelen konukları ağırlıyor. Tropikal bölgelere özgü papağanlar, insan eliyle getirildikleri İstanbul’un koşullarına uyum sağlayarak büyük koloniler haline geldi ve neredeyse kentin yerli kuşları arasında sayılmaya başlandı.

Papağan nüfusunun yoğun olduğu yerlerden biri de İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santralistanbul Kampüsü. Santralistanbul’un ekosisteminin bir parçası haline gelen bu yeşil kuşların buralara nasıl geldiğini, nasıl hayatta kaldıklarını, nasıl ürediklerini ve kolonileştiklerini, nasıl beslendiklerini Ekolog ve Kuş Gözlemcisi Kerem Ali Boyla ile konuştuk.

 

Elektrik ihtiyacı nasıl karşılanıyor, faturalar neden artıyor?

20’nci yüzyılın başlarından itibaren hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen elektrik bugün değişik yöntemlerle üretiliyor ve ulusal dağıtım sistemi aracılığıyla evlerimize kadar geliyor.

Uzmanların değerlendirmelerine göre Türkiye, dışa bağımlı kaynaklar nedeniyle elektriğini pahalı üretiyor ve artan enerji ihtiyacı nedeniyle önümüzdeki yıllarda ülkemizde elektrik sıkıntısı yaşanma ihtimali yüksek. Bu durumu aşmak için ortay atılan iki görüş var. Birincisi nükleer santraller kurarak enerji üretimini artırmak ve maliyeti düşürmek, ikincisi ise yatırım ve üretim maliyetleri daha düşük olan yenilenebilir kaynaklara yönelmek.

Hükümet ve Enerji Bakanlığı yenilenebilir kaynaklarla artan ihtiyacı karşılamanın mümkün olmadığını söyleyerek nükleer santrallere yönelse de bazı uzmanlar nükleer enerjiyle üretilen elektriğin normalin bir kaç katı maliyetle tüketiciye ulaşacağını ve ayrıca Türkiye’nin ileriki yıllarda nükleer enerjinin yaratacağı kirliliğin maliyetiyle başbaşa kalacağını ileri sürüyor.

Bu tartışma devam ederken her gün yaşadığımız gerçek ise elektrik faturalarımızın sürekli yükselmesi. HaberVsXtra ekibi sizin için elektrik dosyasını açtı ve konuyu tüm yönleriyle araştırdı.