Tramvay hattı eyleme düştü

52. gününe giren cezaevlerindeki açlık grevlerine dikkat çekmek için  dün akşam Galatasaray’da eylem düzenleyen  sivil toplum kuruluşları ve gazeteciler 'tramvay hattı' badiresi atlattı.

Taksim -Tünel arasında işleyen tramvay, Galatasaray Meydanı'ndaki kalabalık nedeniyle  “ters arşe” denen yöntemle geri menavera yapmak isterken, bağlı bulunduğu elektrik hattı koptu ve yere düştü. Kıvılcımlar saçarak savrulan ve 600 volt yüklü olduğu öğrenilen hat kısa süreli paniğe neden olurken herhangi bir yaralanmaya neden olmadı.

Arızadan kısa bir süre sonra meydana gelen BEDAŞ yetkilileri kopan hattı tamir ederken, arıza sırasında elektiğin güvenlik sistemi tarafından otomatik kesildiği bilgisini verdi.

Faşizm, Trans Onur Yürüyüşü'ne de karşı

“Trans Onur Haftası” etkinlikleri çercevesinde, Taksim Meydanı’nda biraraya gelen Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transeksüellere (LGBT) bir grup ülkücü saldırdı. Saldırı polis tarafından engellendi. HaberVs kamerası olayların başlangıç anını görüntüledi.

LGBT'ler yürüyüş için saat 17:00 civarında İstiklâl Caddesi'nin başındaki Tramvay durağı çevresinde toplanmaya başladı. Bu sırada Atatürk Anıtı'nın önünde şehitler için basın açıklaması yapan 100 kadar ülkücü, yürüyüş için toplanan bu grubu sözle taciz etti. Sözlü taciz saldırıya dönüşmek üzereyken, Taksim Su Deposu önünde bekleyen polis iki grubun arasına girerek çatışmayı önledi.

“Nefrete İnat Yaşasın Hayat” sloganıyla biraraya gelen LGBT'ler, cinsel kimlikleri nedeniyle öldürülmek ve saldırılara maruz kalmak istemediklerini dile getirdiler. Devletin, yasal olarak kendilerini tanımalarının gerekliliğini vurgulayan LGBT’lere, çok sayıda sivil toplum kuruluşu eyleme katılarak destek verdi.
Taksim Meydanı’ndan Tünel’e kadar gerçekleşen yürüyüşte, “Faşizme karşı bacak omuza”, “Trans Cinayetlerini Durdurun” sloganları attılar. Tünel Meydanı’nda grup adına bir açıklama yapan Yıldız TAR, “Bugün, faşizmin sert tokatını burada hep beraber gördük. Bu zihniyet bizi gecenin karanlığına doğru itmek istiyor. Ama herşeye ve herkese inat biz gay’ler, transeksüeller, orospular, onurlu bir yürüyüşle buradayız” dedi.
Berlin Eyalet Parlamentosu Sol Parti milletvekili Hakan Taş eyleme destek verenler arasındaydı. Taş, Avrupa’da cinsel kimlikle ilgili birçok yasa olduğunu, ancak Türkiye’de bu konuda herhangi bir yasal düzenleme olmadığını belirtti. “Türkiye bir Avrupa ülkesiyse, anayasa ile farklı cinsel kimlikleri tanımalıdır” dedi.

Beyoğlu'na devlet masası

Beyoğlu belediyesi geçen yıl aldığı bir kararla kafe ve barların kapı önlerine masa, sandalye koymasını yasaklamıştı.  Bu karar uzun süre gündemi meşgul etmiş, esnaf yürüyüş ve gösterilerle uygulamayı kınamış, müşteriler ve belediye zabıtası arasında kavgaya varan tartışmalar yaşanmıştı.

Geçen bir yıl içinde masa yasağının ve yasak kriterlerinin ne olduğu hala anlaşılabilmiş değil. Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan Cüneyt Özdemir'in 5N1K programında Beyoğlu'nun “bu kadar ucuz bir yer olarak kalmasının mümkün olmadığını” söylemiş ve bölgede bir “kentsel dönüşümün” sinyalini vermişti. Misbah, ayrıca Twitter hesabından da “Beyoğlu sokaklarını köy kahvesine çevirtmelerine izin vermeyeceğiz” diyerek uygulamayı sürdürmekte kararlı olduklarını açıklamıştı.

Ancak ne olduysa oldu, son bir kaç haftada Beyoğlu'nda sokaklarda masalar ve sandalyeler tekrar ortaya çıktı. 25 mayıs 2012 tarihli Radikal gazetesinin haberine göre bu yasak Beyoğlu Belediyesi tarafından yumuşatılmıştı. Ancak HaberVs'nin yaptığı araştırma bu konuda ortada hiçbir resmi açıklama veya belgenin bulunmadığını ortaya koyuyor. Beyoğlu Belediyesi konuyla ilgili resmi bir açıklama yapmak yerine soru soranları Ahmet Misbah Demircan’ın Twitter hesabına yönlendiriyor.  Demircan’ın Twitter hesabında ise böyle bir yumuşatmanın kesinlikle sözkonusu olmadığı yazıyor.

Kapısının önüne masa koyan esnaf masaları nasıl koyduğu ve nereden aldığını konusunda bir açıklama yapmıyor. Söylentilere göre masalar belediyenin gösterdiği bir yerden 80 TL'ye alınıyor ama ne resmi olarak böyle bir uygulamadan ne de sandalyelerin satın alındığı yerden bir iz yok.

Beyoğlu Esnafını bir araya getiren Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği (Beyder) ise bir yıldır yaşanan bu belirsizlikten oldukça  rahatsız.  Beyder Başkanı Tarkan Konar, belediyenin kuralları açık ve net biçimde ortaya koyması gerektiğini söylüyor.

Mizahın arıza karaterleri

Köylü şehirli arızalar…

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları öğrencilerinin sekizcisini düzenlediği  Çizgili Günler Şenliği’nin konu başlıklarından biriydi mizahın “arızalı” tiplemeleri.

Bir başka değişle Oğuz Aral’ın Avnisi, Hasan Kaçan’ın Deli Ziyası, Can Barslan’ın Hain Evlat Ökkeş’i, Kaan Ertem’in Erkut Abisi ve daha niceleri…

Uyum talep eden toplumda uyumsuzluğu simgeleyen, dünyaya yan bakan, var olan çelişkiyi abartarak mizahın ihtiyaç duyduğu vurguyu karakterize eden tiplemeler…

Güneş Ekin Aksan ve Nazım Hikmet Richard Dikbaş “böyle de adam olmaz ki” diyerek güldüğümüz, vicdanımızın sesi arızalı karakterlerlerin değişen profilini tartıştı. 

Terör tanımı yoruma yol açmamalı

Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Martin Schulz, Türkiye’deki ifade özgürlüğü konusunda Avrupa Parlamentosu'nun kaygılı olduğunu söyledi. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden siyaset bilimi dalında fahri doktor ünvanı alan Schultz, tören öncesinde HaberVs’nin sorularını yanıtladı.

Schulz, Türkiye’de yüzden fazla gazetecinin tutuklu yargılanması üzerinde hassasiyetle durduklarını dile getirerek Türkiye'deki görüşmeleri sırasında bu konudaki görüşlerini yetkililere aktardığını söyledi.

KCK davasında tutuklanan gazetecilerle ilgili olarak da Türkiye'deki  davalarla ilgili tek tek bilgi sahibi olmadığını belirten Schulz, hak ihlallerinin önlenmesi için terör tanımının yoruma yol açmayacak kadar açık hale getirilmesi gerektiğinin altını çizdi. 

Martin Shultz, Türkiye’de yargının hükümet ve polisin etkisinde kaldığı iddialarının da yeni anayasa çalışmaları çerçevesinde ele alınması gerektiğini söyledi. İfade özgürlüğünün engellendiği konusundaki kuşkuların AB-Türkiye arasındaki görüşmeleri bloke edebileceğine dikkat çeken Schulz, güvenlik güçlerinin kendini yargıç yerine koymasının da son derece tehlikeli olduğunu vurguladı.

Yaşam için 'afet riski'

Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun'un dün TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasalaşması üzerine meslek örgütleri ve sivil toplum kuruluşları temsilcileri, Beşiktaş'taki İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü önünde toplarak, hazırladıkları ortak deklerasyonu okudu. Eylemde bulunanlar, yasanın insan değil mekân odaklı olduğunu ve anayasayla korunan barınma hakkını tehdit ettiğini savundu.

Yasayı eleştirenler tarafından “dozer yasası” olarak isimlendirilen kanun, depreme dayanıklı olmayan binaların yıkılıp, yerlerine yenilerinin yapılmasını öngörüyor. Sivil toplum kuruluşları orman, tarım, mera, kıyı ve koruma alanlarının da bu yasaya dayanarak kentsel dönüşüme sokulabileceğini savunuyor.

Kültürel ve tarihi varlıkların korunmasını amaçlayan kanunla çeliştiğini belirten eylemciler, yeterli tanımlamalar yapılmadan, koruma kavramı ve korumacı yasalar devreden çıkarılarak hazırlanan bu kanunun, arkeolojik ve kültürel mirasın kaybolmasını sağlayacağı görüşünde.

Cihan yahut adalet

Galatasaray Üniversitesi öğrencisi Cihan Kırmızıgül’e (24) “Puşi davası” olarak da bilinen davada 11 yıl 3 ay hüküm verilmesi, İstiklal Caddesi’nde gerçekleşen geniş katılımlı yürüyüş eylemiyle protesto edildi.

Kırmızıgül, 20 Şubat 2010’da İstanbul Çağlayan’da boş bir markete düzenlenen molotof kokteyli saldırısına katıldığı gerekçesiyle, bir durakta otobüs beklerken gözaltına alınmış, delil yetersizliği ve polislerin çelişkili ifadelerine rağmen tutuklanmıştı. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 25 ay tutuklu devam eden yargılasımanın ardından 23 Mart’ta alınan ara kararla tahliye edilmişti. 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin hükmü, Yargıtay’a intikal edecek.

İstiklal Caddesi’nde kararı protesto edenler, HaberVs mikrofonlarına konuştu. Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Mehmet Karlı karar için “Yargı Cihan Kırmızıgül’le değil hukukla, insan haklarıyla ve adaletle dalga geçti” diyordu.

 

Cüneyt Türel'in alkışları

Bir süredir kanser tedavisi gören ve 1 Mayıs sabahı saatlerinde Amerikan Hastanesi'nde hayatını kaybeden Cüneyt Türel (70)  için, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde, hayat arkadaşı Tilbe Saran, kızı Elif Türel, eski eşi Nükhet Turhan Türel, ağabeyi Metin Türel, yakınları ve sanatçı dostlarının katılımıyla uğurlama töreni düzenlendi.

Uğurlama töreninde Cüneyt Türel'in cenazesinin bulunduğu Türk bayrağına sarılı tabut, alkışlar eşliğinde sahneye yerleştirildi. Tilbe Saran, Türel'in cenazesinin bulunduğu tabutun üzerine sarı güller bıraktı. Saygı duruşunda bulunulmasının ardından, öğrencisi Yeşim Koçak, Türel'in “hiç sönmeyecek mumunu” gözyaşları içinde sahneye getirdi. Törende daha sonra Türel'in özgeçmişi okundu.

İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Hilmi Zafer Şahin burada yaptığı konuşmada, “Cüneyt Türel, bilge ve yalın yanıyla, önemli bir tiyatro insanıydı. Oyunculuğu ve sesiyle sahnelerimizi, sinemayı ve televizyonu anlamlı ve değerli kılan ünlü bir ustamızdı. Şehir Tiyatroları'ndaki yeri unutulmaz. Yeni yolu ışıkla ve alkışla dolsun” diye konuştu.

Cüneyt Türel'in kızı Elif Türel de ailesi adına yaptığı konuşmada, babasıyla doğum gününün aynı olduğunu dile getirerek, “Ben ona 42'nci yaş hediyesiymişim. Aslında o bana bir hediyeydi. Babam kadar iyi Türkçe konuşan birinin kızı olarak, iki kelimeyi bir araya getiremeyeceğim ama o kadar çok şey söylemek istiyorum ki. Babamı benim kelimelerimden dinleyin istiyorum. Ama kelimeler şu an bana ihanet ediyor. Onlar da benim gibi yetim kaldılar” diye konuştu.

Babasının son konuşmasında “Uzun bir yolculuğa çıkıyorum” dediğini anlatan Elif Türel, “Onu benimle birlikte bu sahneden yolcu ettiğiniz için teşekkür ederim” dedi.

Tilbe Saran da, Cüneyt Türel ile ilgili duygu ve düşüncelerini dile getirerek, “Çehov'un mektuplarından taşan aşk gibi bizimki de tiyatro ipliğiyle örülüydü. Bana güzel anılar bıraktın ama yüreğim şimdi ıssız kaldı. Şimdi sana
ebediyete götürmen için son çalıştığımız oyunun metnini bırakıyorum” dedi.

Saran, daha sonra oyunun metnini Cüneyt Türel'in tabutunun üzerine bıraktı.

“Hoşçakal güzel oğlum”

Tiyatro sanatçısı Yıldız Kenter de, Cüneyt Türel'in hayatını kaybettiğini ancak yüreklerde, zihinlerde ve anılarda yaşayacağını ifade etti. “Cüneyt, tanıdığım en beyefendi tiyatroculardan biriydi. Kendine özgü, çok zarif bir insandı. İnsan üzülüyor, inanamıyor. Göz göre göre öldüğüne inanamıyor. Ama tabi Cüneyt tiyatro için, onu sevenler için ölmedi. Aramızda yaşıyor, yaşayacak” diye konuşan Kenter, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Tek gerçek ölüm ve ben o gerçeğe inanamıyorum, inanmak istemiyorum herhalde. Düşünüyorum; Tilbe'm ne yapacak? Tabii ki tiyatrosu, Cüneyt ile olan anıları, oyunculuğu ve temelde sanat, her zaman olduğu gibi onu hep ayakta, dimdik, aşkla yaşatacak. Cüneyt'e buradan sesleniyorum; onun şimdi aklı Tilbe'de kalmıştır. Merak etme diyorum. Senden önce biz sahiptik ona, yine sahip çıkacağız. Senin yerini hiç bir zaman dolduramayacağız ama Tilbe'ye hepimiz sahip çıkacağız. Onu bağrımıza basacağız. Tilbe'n bize emanettir. Güzel oğlum, senin için söylenecek olan en güzel şeyleri söyledi dostların, arkadaşların. Ben seni hasretle anacağım, şu an sana sarılıyorum, sımsıkı kucaklıyorum. Hoşçakal güzel oğlum, yakında buluşmak üzere.”

Dekoratör Yönetmen Metin Deniz de, 51 yıllık dost olduklarını anlatarak, dostluklarının sadece tiyatroyla kalmadığını ancak gergin ve tatlı günlerin sebebinin hep tiyatro olduğunu ifade etti.

Son günlerde İstanbul Şehir Tiyatroları'na yapılan saldırılardan Cüneyt Türel'in haberinin olmamasının çok iyi olduğunu belirten Deniz, “Yoksa yatağında kalır gitmezdi. O hırsıyla kalırdı. Son konuşmamızda sahneleyeceği oyundan söz etti. Provalara yatağından kalkıp geliyordu. Yatağından kalkıp gelen adam gibi değildi. Canavar kesiliyordu sahnede. Her şey çok iyi gidiyordu ama yetişemedi” dedi.

Oyun ve senaryo yazarı, yönetmen Başar Sabuncu da, dostluklarının 52. yılında Cüneyt Türel ile bir kez daha aynı sahnede olduklarını dile getirerek, “Sen bizi terk etmiyorsun. Ülkemizde yurduna ve tiyatrona reva görülen baskılara daha fazla dayanamayarak, güzel atına atladığın gibi çirkin dünyamızdan çok uzaklara gittin. Ama sarışın yakışıklılığının, duyarlı sesinin titreşimlerini hep omuz başımızda hissediyoruz” şeklinde duygularını dile getirdi.

Sanatçı Gülriz Sururi de, “1 Mayıs'ta bırakıp gittin bizi. Neden o günü seçtin bilinmez. Seçkin bir aydın, sorumlu bir vatandaş ve çok değerli bir tiyatrocu olmayı başardın. Şehir Tiyatroları'nda büyük emeğin var. Dostluğumuz ilk günden başlayarak devam etti” diye konuştu.

Şiirle veda

Oyun yazarı, şair ve eleştirmen Turan Oflazoğlu da, Türel için kaleme aldığı “Billur sesli dereler gibi hep denize aktın/Aynı dünyayı paylaştık ama sen erken bıraktın/Seni sevenler bilmek istiyorlar Cüneyt söyle/Sönmez ateşi
acaba hangi dorukta yaktın” dizelerini okudu.

Konuşmaların ardından ailesi, yakınları, Mustafa Alabora, Gülriz Sururi, Bekir Aksoy, Bennu Yıldırımlar, Tülin Oral, Melis Birkan, Güler Ökten, Hazım Körmükçü'nün de aralarında bulunduğu tiyatro ve sinema dünyasından çok sayıda seveni Türel ile vedalaştı.

Daha sonra Cüneyt Türel'in cenazesi, Teşvikiye Camisi'ne getirildi. Türel'in cenazesinin bulunduğu Türk bayrağına sarılı tabutunun üzerine, sarı-siyah renklerde kurdele bağlandığı görüldü. Teşvikiye Camisi'ndeki cenaze töreni öncesinde Türel'in kızı Elif Türel ile hayat arkadaşı, oyuncu Tilbe Saran taziyeleri kabul etti.

Türel'in cenazesi, öğle vakti kılınan cenaze namazının ardından omuzlara alınarak, alkışlar eşliğinde cenaze arabasına taşındı. Türel, Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Haber: cnnturk.com
Video: Gökhan Tan

Cüneyt Türel

İstanbul'da 1942 yılında dünyaya gelen Türel, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nden mezun oldu. Tiyatroya Yeşil Sahne ve Gençlik Tiyatrosu'nda başlayan Türel, aynı dönemde İstanbul Üniversitesi Türk Talebe Birliği Gençlik Tiyatrosu'na katıldı. Türel, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden mezun olduktan sonra, 1962 yılında Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu'nda profesyonel oldu. Türel, daha sonra Lale Oraloğlu Tiyatrosu'nda çalıştı. Cüneyt Türel, 1965 yılında “Cimri” oyunu ile 30 yıl boyunca çalışacağı Şehir Tiyatroları'na geçti. 1995 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları'ndan ayrılan ve Tiyatro İstanbul bünyesinde bir sezon “Sanat” adlı oyunu oynayan Türel, 1975 yılında Ajda Pekkan'ın “Palavra palavra” şarkısına düet yaptı. 1995 yılında Işıl Kasapoğlu ve Tilbe Saran ile birlikte Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu'nu kuran Türel, 2007 yılına kadar bu tiyatronun tüm oyunlarında oynadı. Türel, 1979 yılından bu yana çeşitli sinema, televizyon ve seslendirme çalışmaları da yaptı.

'En pis nehir Ergene!'

Bugün başlayan İşçi Filmleri Festivali kapsamında 6 Mayıs Pazar günü Beyoğlu Yeşilçam Sineması’nda ilk kez gösterilecek Gündöndü belgeseli, Trakya’da Ergene Nehri ve çevresinde yaşanan kirlenmeyi anlatıyor. Fransa'nın Marsilya kentinde 12-17 Mart tarihlerinde yapılan 6’ncı Dünya Su Forumu’na alternatif olarak toplanan forumun son gününde gösterilen belgesel, çarpıcı görüntüleriyle izleyenleri öylesine etkiledi ki, filmin sona ermesine rağmen salon uzun bir sessizliğe gömüldü. Yapımcılığını ve yönetmenliğini Ergene İnisiyatifi gönüllüsü Nejla Demirci'nin yaptığı Gündöndü belgeseli Türkiye’deki ilk gösteriminden sonra kendinden epey söz ettirecek gibi görünüyor. Önümüzdeki Pazar günü yapılacak gösterimin ardından izleyenlerle bir söyleşi gerçekleştirecek olan Demirci, gösterim öncesinde HaberVs’nin sorularını yanıtladı. 

HaberVs: Film Fransa’da çok ses getirdi fakat henüz Türkiye’de gösterilmedi. Gündöndü filmi nasıl hayata geçti?

Demirci: Aslında sinema ile ilgili hiç bir bilgim yok. 3 yıl önce küresel ısınmaya karşı 350 eylemi yapılmıştı. Daha sonrasında bu eylemin bir benzeri Edirne Uzunköprü’de yapıldı ve oraya gelen ekolojiyi savunan bir otobüs insan nehri görünce şok oldu. Ben ise o köprüyü gördükten sonra çok etkilendim. 17 yıl Trakya bölgesinde yaşadım ve o köprünün altından aslında o köprünün bile hiç hak etmediği bir su geçtiğine inandım. Bir anlamda Ergene beni içine aldı.

Biraz o bölgeden bahseder misiniz? Çekimler sırasında neler yaşadınız?

Ergene 283 kilometrelik bir nehir. Su geçtiği yere tam anlamıyla hayat götürüyor. İnsanlar suyun etrafına yerleşmiş durumda. Bütün tarımsal faaliyetler nehirden yapılıyor. Devlet Su İşleri (DSİ) bile bu suyu kullanırken seyrekleştiriyor. Çünkü o su ile sulanan tarlalar 5 yıl mahsül vermiyor. Ama sanayici büyümesine devam ediyor. O bölgede yaklaşık 240 köy bulunuyor ve şu anda her evde bir kanser hastası var. Ergene’de tam anlamıyla cinayet işleniyor.

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Öğretim Üyesi Dr. Yavuz Dizdar, o bölgeyle ilgili, filme de atıfta bulunan çok önemli açıklamalar yaptı. Biz o bölgede yetişen hangi besinleri tüketiyoruz?

Yavuz Hoca’nın açıklamalarını ve filmle ilgili söylediklerini ben de okudum ve çok mutlu oldum. Açıkçası gerçekleri anlatan bu tarz akademisyenler için korku duyuyorum. Bakın Dilovası’ndaki gerçekleri söylediği için Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu soruşturma geçiriyor. Yine aynı şekilde bu film için önemli katkıları olan Prof. Dr. Beyza Üstün hocamız soruşturma geçiriyor. Ben, bu insanlara halkın akademisyenleri diyorum. Diğer sorunuza gelince, Türkiye’nin pirinç, buğday ve ayçiçeği üretiminin büyük bölümü bu bölgede yetiştiriliyor ve yapılan incelemelere göre bunlarda ağır metaller bulunuyor.

Filmle ilgili o bölgedeki sanayicilerle görüştünüz mü? Bölge halkı çekimler sırasında destek verdi mi?

Aslında filmi çekerken birkaç sanayici ile görüşmek istiyordum ama görüşmek istediğim sanayicilerin organik tarım yaptığını öğrenince vazgeçtim. Özellikle tekstil ve deri sanayii olağanüstü su tüketen fabrikalar ve burayı mahvetmişler. Köylüler kandırılmış. Öyle büyük aktörler var ki Tüm dünya ve Türkiye o bölgeyi yok sayıyor, görmüyor. Ben hâlâ tehditler alıyorum. Birçok insan bu projeye katılmaktan ve fikir beyan etmekten bile çekindi. Ama Trakya köylüsü beni asla yalnız bırakmadı. Hiçbir çekim noktasına tek göndermediler. Zaten ben hiçbir estetik kaygı duymadan çektim orayı. “En olmadı pis suların döküldüğü yeri çekerim” dedim. Filmi yapmadan önce de o kadar zorlandım ki. Bütçe yok, ekip yok. Sadece bir kameraman ve ben yaptık her şeyi.

Film iki bölümden oluşuyor. Türkiye’de film merak edenler ne zaman izleme fırsatı bulacaklar?

Aslında uzun metrajlı olan film 3 tema üzerine kuruldu. Yok oluşlar, yok edenler ve var etmeye çalışanlar. Sorunu bütünlüklü olarak anlattım. Fransa’da gösterilen ve size de kısa bir bölümünü verdiğim kısım ise 30 dakikalık ve su, sağlık ve tarım ilişkisine yönelik. Marsilya’da o kadar büyük ilgili görünce bu şekilde 2 bölüme ayırmak istedim. Filmin Türkiye’deki ilk gösterimi İşçi Filmleri Festivali’nde olacak.

Ergene veya benzeri çevre felaketlerini daha iyi anlatabilmek için neler yapılmalı?

Marsilya’da gösterilen filmlerden sonra şunu anladım ki en pis nehir Ergene. Ayrıca orada birkaç konu önerdim ve büyük ilgi gördü. Bize gerçekleri açıklamaya çalışan ve benim halkın akademisyenleri diye adlandırdığım kişilerin uluslararası boyutta tanıtılması. Diğer tarafta, bildikleri  halde halktan gerçekleri saklayan akademisyenlerin ve bu şirketlerin sözcülüğünü yapan politikacıların deşifre edilmesi.

'Türkiye geceleri rahat uyumamalıdır'

24 Nisan 1915… Ermeni halkının önderleri, gazeteciler, yazarlar, sanatçılar, hatta milletvekillerinin, toplam 220 aydının gözaltına alınarak Çankırı ve Ayaş’a gönderildiği tarih…

Ermeni tehcirinin başlangıcı kabul edilen o günün 97. yıldönümünde Taksim Meydanı’nda bir araya gelenler “geleceğimiz için yapabileklerimiz var” dedi ve “bu büyük acıya ortak bir yasla sahip çıkma” çağrısını yineledi.

Peki bu çağrı Türkiye halkından karşılık görüyor mu? Bugün sayısı 100 bini geçmeyen Ermeni vatandaşlarımızın  acısıyla empati kurabiliyor mu? HaberVs, bu soruyu anmaya katılan aydınlara yöneltti. 

Yazar ve yayıncı Ömer Laçiner “Bu sorun, zamana bırakılabilecek bir konu değil, Türkiye’nin belki tarihle muhasebesinin en hayati konusu. Türkiye toplumu geceleri rahat uyumamalıdır” diye cevaplıyor.

Gazeteci Aydın Engin “Türklerin kendi kendilerine sorması gerekir, ‘1915’te gerçekten ne oldu’ diye. Sorun Ermenilerin değil, Türklerin sorunu” görüşünde. 

Hukukçu Prof. Dr. Hüseyin Hatemi Taksim’deki anmayla ilgili “Burada bulunanların hiçbirisinin eli 24 Nisan olaylarının kanına bulaşmış değil. Ama biz, yapılanları tasvip edersek sorumlu oluruz. Bu da zalimleri cesaretlendirir” diyor.  

BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder devletin bu konudaki duruşunu şöyle aktarıyor:

“Toplumsal vicdanda 24 Nisan’ın yeri buradaki kalabalıktan çok daha fazla. Fakat devletin en yetkili ağızları ırkçı ve nefret söylemlerini bizzat bu meydanda bütün ülkeye ilan edince katılım konusunda terredütler oluştuğunu düşünüyorum.”